Köszönöm!
Yaşadığım en aşırı lüks hikayemi anlatmak istiyorum. Hem aldığım en güzel karar hem de fırın fikrinin
kafamda oturmasının temelidir.
Henüz hiç Avrupa vizesi almamış, Balkanların bir kısmına kadar ulaşmış kişisel atlasımda ekmek
üzerine yeni rotalar çizmeye hevesleniyordum. Börekçiden öteye gidemeyen yurtdışı ar-ge
çalışmalarıma yenilerini eklemek yenisini eklemeyi hep diliyor ama fırsat yaratamıyordum.
Kurabiye yemekten bile daha çok sevdiğim tek şey olan haritada sokak sokak gezmek eylemimi
gerçekleştiriyordum ki Budapeşte semalarında uyuyakalmışım. Ertesi gün telefonu elime alır almaz
inanılmaz bir sokak vardı karşımda. Gece Budapete’de kalbolmuştum ve sabah nerede uyandığımı
bilmiyordum!!( hayalime bile evsiz olmakla başlıyorum!) Uykulu halimle biraz daha gezindim
sokaklarda ve sarjım bitti. Günlerce ne o sokak ne de fırının fikri çıkmamıştı aklımdan.
Nasıldır bu Macaristan, ne yerler ne içerler, kaç fırınları var bir mahallede diye oturdum bir gün yine
bilgisayar başına. İlk önce hayalimde bile börekçilerden kurtulamadığıma azıcık üzülmüştüm ama
bu şehir bambaşkaydı. Bir ara kendimi Buda tarafının yerel bir seçim afişine bakarken buldum,
afişe yorum yapıp fontları inceliyordum ve işte o zaman oraya ait hissettim kendimi! Karşıma bir film
çıktı bu esnada. Uzun zamandır izlesem diye not aldığım bir filmdi. Büyük Budapeşte oteli.
Wes Anderson filmi olması tüm bu etkilenme sürecimi hızlandırmış olabilir elbet ama film bana
büyü yapmıştı. Merak duygumu çok açık bir şekilde kamçılamış ve belediye seçimlerine kadar
hayatıma giren Budapeşte’yi iyice gözümde canlandırmaya başlamıştım.
Şimdi de en güzel kısmına geliyorum.
Bilet aldık.
Evde bir Avrupa vatandaşı ile yaşadığım için bazen böyle şeyler çok kolay gelebiliyor. Ama değil.
Ama bileti aldık artık. Uygun bilet, sürpriz burslar ve günde on iki saati geçen çalışma saatleri ve
hazırdık, gidiyoruz. Tabi bu arada defalarca rüyama giren sokaklar, rüyamda Macarca konuşmuşum
gibi olmalar beni iyice sosyal hayata ayak uyduramaz hale getirmişti. Rüyamda gördüğüm sokağı
haritalarda aradım ama asıl oraya gidince bulabileceğime inanıp çok da takmıyordum kafaya.
Bak sen! Küçük çaplı bir emlak piyasası turu bile yapmıştım.
Gittik.
Yolculuk, yürümek, kafamı yere indirmeden gezinmek, sürekli ama sürekli hamur işi yemek,
her sokakta kaybolmak gerçekten müthiş şeylerdi. Hayatımda bir defa kendimi maşalı saçla bile
hayal ettim, o da bir sarayın bahçesinde oturup pencerelere bakarken oldu. Yüzyıllar önce sarayın
mayadan sorumlu kontesi olabilirdim, buralara kadar geldim sonuçta!
Hayal ettiğim, görmek istediğim tüm sokakları yürüdüm. Açıkça söylemedim ama onca ara sokağa
girmemin sebebi gerçekten o rüyamdaki dükkanı bulmaktı. Bulamadım, ama bu orada hiç fırın
olmayacağı anlamına gelmiyordu elbette.
Pizza, börek, kahve ve şaraba tıka basa doyduğum harika günler geçirdim. En önemlisi de hayallerimi
tek tek ellerimle çekip aldım kendime.
Dileklerimi küçük tuttukça yok olacağından korkan insanlar ve hırslarla doluyuz. Küçük olmayı istemek
pasiflik, zengin olmayı hayal etmemek tembellik geliyor insanlara. Bu konuda da hayalim küçücüktü
benim sadece o sokağı görmek ve börek yemek, sonucunda mutlu olmak, hep hatırlayıp mutlu olmak.
Gerçekten bu kadar küçüktü O sıralar şanslı ve çok hevesliydim, gerçek oldu.
Küçük dileklere ve onların dingin enerjisine daha çok inanmaya başladım. Dileklerimde gofreti hep
ilk sıraya koyarak hayatıma devam ettim.


Comments
Post a Comment