"Incesaz dinlemekten kendimi alabilirsem yazmaya başlayacağım."
Benim gibi arabesk tutkunu birisi için en naif tercih incesaz olmalı. Böyle giriş yaptım ki beni beyaz atletli bir ekmekçi amca sanmayın. Adım da muhteşem hikayesi ve 2018 yılına rağmen hala erkek adı diye anılıyor malum. Şu sıralar 24 yaşımın neredeyse hiç bir nimetinden yararlanamasam da , evet o yaştayım. Kurabiye yapmayı unutmaktan çok korkuyorum. Karanlıkta ıssız yerlerde yürümektense hiç korkmuyorum. Iki tane ekşi mayam ve bir tane kedim var. Kedim ve mayamın birisi adaş. İkisi de Türkan. Güzel olan kadınlara Türkan demeyi öğrendikten sonra bu ismi yakıştırdım ikisine de. Yalnız, kedim erkekmiş onu isim vakasından sonra öğrendik. Olsun güzel bir kedi sonuçta.
Renkleri seviyordum, azıcık tüketimle ilgili fikirlerim de vardı üniversiteye girerken. Bu yüzden fındık kadar karar mekanizmamla sistemi öğrenmeye ve düzeltmeye adadığım ulu hayatıma!!! Reklamcılık okuyarak devam etmek istedim. Hem de İzmirde. Herkesten uzakta. En yakın arkadaşlarım istanbula giderken ben izmirde yalnızlıktan öleceğimi düşünüyor, ilkokul çıkışlarındaki velileri görüp ağlayarak babamı arıyordum. Azıcık sağlıksız olan bu durum pek uzun sürmedi neyse ki. Çikolatacıdan şarap tadımcılığına kadar bir çok saati yarım ekmek parası işlerde çalıştım. Yemek yemeye utandığım günlerden nasıl bugünlere geldim merak ediyorum. Belki de bu yüzden yazıyorum.
Aslında çok da özel hayatımdan bahsetmek yerine direkt olarak yirmili yaşlar buhranlarıma ve ekmek aşkına değinmek istiyorum. Fermantasyon, ekşi maya derken ekmeğin içinde buldum kendimi. Tastamam içinde hatta. Yoğurmayı bile bilmiyorken onlarca deneme ve zorla insanlara tattırma süreci geçti başımdan. Ani bir karar ve canım hayatımın tesadüflü sihriyle İzmir’in en iyi fırınında işe başladım. Fransız bir şef ve ben gece yarısından gün doğana kadar olağan tüm sessizliğimizle ekmek yapıyorduk. Çok şey öğrendim, çok çok büyük saygı duyuyorum şefime hala ama ekmek bende daha başka yerlerdeydi. Bu suratsızlıkla ya da mayalara Fransızca oda müziği dinletmekle olacak iş değildi. Ama dayandım. Ta ki bir gün epilepsi atağı geçirene kadar. Üretimde olamayacağıma ve “tehlike” arz ettiğime karar verildi. Beni sevmiş olacaklar ki işten çıkarmak yerine gündüz daha kalabalık bir üretimhanede pasta bölümüne aldılar. Anladım ki pastayı ve çikolatayı sadece yemesini seviyorum, kazanlarca ganaj yapmasını değil. Ama kruvasan yapmayı öğrendim. İzmirdeki en genç kruvasancı benim diye gezdim baya ortada bi süre, evde yapamayınca kimse inanmamaya başladı tabi bir süre sonra, olsun.
Bu sıralarda, 20li yaşlarda yeni mezun bir kadının olması gereken hayatı toplum adına annanem tek başına dayatıyordu bana. “Annanesinin kuzusu, reklam işleri noldu annem”. Annane ben ekmekçi olacağım!
Bu sıralarda yeni taşındığım evde fırın yoktu ve tahmin edersiniz ki bende de fırın almak için para yoktu. Mayam ve ben fırınsız bir evde uzun süre yaşadık. Ta ki bir doğum günümde bana insanlar fırın alana dek. Bana fırın aldılar, hayatım boyunca söylemekten bıkmayacağım en güzel cümle bu olacak sanırsam. Evet evet bana fırın aldılar. Bu sırada bir kafede mutlu mesut çalışıyordum. En uzun çalıştığım ve en mutlu olduğum yerdi. Kahveyi severdim ama yanına onlarca da arkadaş verdi kahve bana bu vesileyle. Bu yüzden bir kahve her zaman bir kahveden daha fazla şeydir benim için.
Kahvecilik ve kafecilik güzel giderken hayatımda hala bir yanım ekmek kovalıyordu. İstanbuldaki en iyi fırınlardan birisiyle iletişime geçmiş ve randevu koparmıştım bu sırada. Hemen izin, bilet derken 16 şubatta İstanbuldaydım. Canım tesadüflerin yardımıyla büyük londra otelinde kalmıştım hem de. İki adım ötede en yakın arkadaşım kalıyorken. Rüyada gibiydim. Gece duvar kağıtları ve merdivenleri çokca içeren bir klip bile çektim kendi kendime otelin içinde. Çok mutluluktan sapıtmış ve unutulmaz olmasını istemiş olabilirim tabi. 17 şubat günü sabah erkenden canım duvar kağıtlı odadan çıkıp, merdivenlerde süzülüp fırına konuşmaya gittim. Beni erkek sandığıyla başlayan ve kollarıma bakıp bu kollarla mı yoğuracaksın ekmekleri diyen bir koca burunlu şefle karşılaştım. Hırslanmak için daha iyi bir yargı yoktu benim için. Kadındım, kollarım kaslı değildi ama en güzel ben dokunuyor en titiz ben davranıyordum hamura. Bunu önce kendime sonra da ekmeğimle karşılaşan herkese ispatlayacaktım. Yarım ağız, sonradan iletişime geçmeyi kararlaştırıp ayrıldım fırından, İstanbuldan.
Her şey iyi güzel ama bazen içime annanem kaçıyor ve birden düzenli hayat hevesine düşüyorum. İzmirde çalışabileceğim hiç bir fırın bulamamış ve reklam işlerine geri mi dönsem diye düşünmeye başlamıştım, döndüm. Kendime hesabını vermekte zorlanacağım bir 8 ay geçirdim. Neden bunu yaptım acaba? Mutsuzluk neydi, huzursuz uyku neydi hepsini tek tek tanımladım maalesef bu süreçte. Hem sektörle uyuşmazlığımız hem de çalıştığım insanlarla gerçekten bambaşka dillerden konuşmamız bunlara sebep oldu. Hayatım boyunca hiç anlayamadığım ve hazetmediğim muhafazakar bir kitlenin darbe sonrası afallama döneminde reklamlarını yapıyordum ki, simit satıp onurlu yaşamak için bir fırsat geçti elime. Simit satamadım o ayrı ama yepyeni bir sayfa açıldı hayatımda. Ekmek yapmak için girdiğim iş yerinde her gün kilolarca tavuk marinelemeye başladım. Evet beklediğimden hızlı öğreniyorum her şeyi. Zaten bilen bilir ben yaparım ya diye atladığım işlerde o işi öğrenip yapana kadar geçen çetin bir kişisel eğitim sürecim olur. Bu sırada evde ekmek işini ilerlettim baya. Sürekli mutfakta denemeler yapıp insanlara tattırıyordum. Masalar arasında gezinip yaptığım yemeğin ve ekmeğin tadılmasını izlemek yaşadığım biricik güzellikler arasında yerini aldı. Fırından çıkan her ekmeğin ardından kurduğum hayaller ve o kokunun etkisiyle bir karar daha verdim. Aşçılık yaptığım yerden de ayrıldım ve kendi fırınımı açmak için kolları sıyırdım. Kosgeb, dernek, iş adamları kulüpleri derken ben dükkan bakmaya bile başladım. Sesi etileyici bir emlak danışmanı ile baya ileriye gittik hatta, kontratları bile gördüm! Bu arada hakkını en lezzetli ekmeklerimle bile ödeyemeyeceğim canım hocam bana yardımcı olmaya başladı. Çevresini, fikirlerini, imkanlarını önüme serdi ve benim en zorlanıp panik olduğum sırada bana yolumu çizmemde yardımcı oldu. Bu yol bana beklemem gerektiğini söyledi ve gayet mantıklıydı. Evin mutfağını evirip çevirip küçük bir üretim alanına çevirmekte kararlıydım. Evden devam edecek müşterilerimle daha sıkı iletişimde olup en doğru tarifleri, kişileri, yöntemleri bulacaktım. Ardından zaten fırın gelecekti. Ama bilin bakalım canım ülkem yine ne gibi kolaylıklar sundu bana. Ekonomik kriz gümbür gümbür geldi. Herkesi her şeyi hunharca vuran bu krizin benim beynimdeki yansımasını size sadece şu cümleyle yansıtacağım; “UNA YÜZDE 40 ZAM GELDİ”. Zaten bin zahmetle, dağ tepe gezip ellerimle taşıdığım unlar bir de maddi olarak bana dağlar tepeler sundu. Iyi ki fırını açmamış ve beklemişim diye annemle iyiliğe güzelliğe adaçayları bile yaktık.
Sabit kalamayan hayat ritmim yine aranmaya başlamıştı ve ve ben yine sektöre dönmüştüm. Kafamda organizasyonu kurmuş gece ekmek sabah dağıtım ordan iş, işten sonra hemen ev ekmek derken böyle sürüp gidecekti. Oldu da. Ama 16 gün kadar sürdü orası ayrı. Tanıdığım en güzel ve başarılı bir kadın bana olabildiğince destek oldu fakat ben sektöre henüz geri dönüş işini kıvıramamıştım. Kendi markamı yaratma serüvenim, günün her saati ekmeklerle oluşum, herkese ekmeklerden bahsedip ellerimle teslim edişim beni tastamam içine almıştı. Anik’in hayatı 40 Fırın olmuştu.
Comments
Post a Comment